layout for myspace

layout for myspace

Bağımsız bir yaşam sanatsız düşünülemez. - Blogcu



Bağımsız bir yaşam sanatsız düşünülemez.

• 3/2/2009 - Lirik Potkallar (daha önce yayınlanmış)

Lirik Potkallar

Dillendirilmemiş kelimelerin yamacından taşan kaygılarım beni bekliyor, tutunuyor ve tutukluyorum...
Aramaktan ve araştırmaktan vazgeçmemenin karmaşasındaki masumiyetteyim...
Kırılmış aynanın orta yerindeki adressizlikte;
çığlığım bir de...
(İçsesimle başbaşa kalıp gerçeklerimin ruhunu yakalamanın peşindeyim belki de...)
Yaz  gitmelerin yolunda yine;
Ben, evrenin bana yapıştırdığı ve yakıştırdığı kaosla didişme seferindeyim!
gecenin kayalığında ansızın uykudan uyanıyor bakakalıyorum; gölgem  benden kopmuş azade,  gürültü zenginliği içinde karanlığımı çekiştiren edasıyla ardımsıra gelmekte...
Gözyaşı şişelerine biriktiriyorum rüyalarımı ... Patır patır dökülüp kollarımı sarıyorlar, yeter sebep ilkesine savruluyor saçlarım, kayıp alıntılar ve anlatılar çoğalıyor, sonra yaşanmamışlıklar...
Eksikliğimi öpüyorum  üşüdükçe, kendime savruluyor, sarılıyorum bir de...
Tutunduğum paranoya
Şamanın yolculuğu
Karıncanın ağzındaki buğday tanesi
İki öykü arasındaki mola
Duygu ve düşüncenin içiçe geçtiği mısralar
Arşive kaldırılmış özlem
Yıllar sonra gerçekleşecek olan ..........
İki ruhun kutsal buluşması
Güneşin tutulması
Öncesi olmayanın  sonsuzluğu ve sarhoşluğu bir de!
Hareket
Işık
Ses
Hintli bilginlerle aynı çıkmazdayım, mistik felsefeyi yazıyorum anlıma reelden uzaklaşıyorum...Fasit dairenin hicranı damlıyor zamanın akışına bir de...
(y)ok oluyorum dalga dalga...
“Yusuf’u kaybettim
Kenan ilinde
Yusuf bulunur
Kenan bulunmaz...”
Çocukluğumdaki iğde ağacının tepesindeyim, pınarlarında kötülükleri yıkayıp yok ettiğim, adaya mı yolculuk?.. ( Sevgi de sevdiklerim de orada mı hala?..) Nereye ve nasıl?..
Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman bir araya gelmiş dönüyorlar ışık hızıyla tepemde...


Yüzüm şiir metninde  bir de...
Her şey hayal ettiğinde başlıyor! Beynimin kıvrımlarında dolaşıyorsun... Riyasız önyargısız dokunuşlar bir de...
Sonrası mı,
sonrası gözlerinde (kayb)olmak..
Sahibi de yok artık kelimelerin....
Hükmü de...

                              
                                        Keziban Karaaslan

 
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 3/2/2009 - Aralık 2006 yılında bir etkinliğin ardından yazdığım yazı...

AHMET İNAM SÖYLEŞİSİ
Ahmet İnam’ı; üzerinde çalıştığı ve ölünceye kadar da bu konudaki arayışını sürdüreceğini söylediği çok sıcak bulduğum, insana kollarını açan “Gönül Felsefesi” adını verdiği çalışmasından tanıyorum... Bir de Piya Şiir Kitaplığı’nın    Zed Yayınlarından çıkan “Filiz Nerdesin “ adlı kitabından  duymuştum adını ilk defa...
20 den fazla kitabı olan ODTÜ nin Felsefe Bölümünde  profösör Ahmet İnam... Mantık, Bilim Felsefesi, Kümeler Kuramı, Dil Felsefesi, Tarih felsefesi, Ahlak-estetik-iletişim felsefesi  dersleri vermektedir...
İngilizce'nin yanında, Almanca, Fransızca, Latince ve Eski Yunanca'dan biliyor... Uluslararası Schopenhauer Derneği ile Michael Polanyi Derneği, Türkiye Felsefe Kurumu üyesi ve Türk Felsefe Derneği Başkan Yardımcısıdır ...

Aralık 2006  yılında Kolej Vakfı’nın davetiyle Gaziantep'e gelen Ahmet İnam: “Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair” konulu söyleşisinde yaşama ve insana dair anlattıkları, gerçekten günümüz insanının üzerinde durup düşünmesi gereken ihtiyaçlardan... Bir parça ekmek bedeni, bir lokma güzellik ruhu ayakta tutar... Bedenin ve ruhun sağlıklı olması çok önemli ve gittikçe de artan bir ihtiyaç üstelik...
Ahmet İnam ruhu, dörtlü  bütün olarak tanımlıyor; beden, duygu, düşünce ve ilişkilerimiz... Bu dörtlünün temellendirdiğini görüyoruz gönül felsefesini...
“Konuşmasında siyasi oyunlara alışmış insanların sosyal yaşamdaki yorumu da bu oyunlarla dolu olacaktır, sen böylesin busun demeye vaktimiz yok bu çatışmalar doğru da değil, yapman gereken varsa onu yapmaya çalış” diyor...  Biz tuhaf bir biçimde karşımızdaki insana olumsuz tanımlar getirmekle kendimizi iyi hissetmeyi sağlıyan bireyleriz... Nerde entelektüel düşünce yapısına sahip olmak... Literati tipleriz yalnızca... Okuyoruz, öğreniyoruz ama yaşama geçirmek konusundaysa akıl almayacak kadar geriyiz...
Kitapçılara gitmekten hoşlanmadığını, kitap raflarında içi çöplerle dolu kitaplar görmeye dayanamadığını söylüyor Ahmet İnam... Reçete gibi  her şeyin bir kitabını bulmak mümkün... Hap gibi al ve hapı yut sonra diye bir ironi serpiştiriyor konuşmasına...
Kitaplarından birinden bir alıntıyı ilave etmek istiyorum burada... “Bu kadar değil hayat! Ben bu kadar değilim. Ötelerde bir can var, canlılık var. Olağanın içine tıkıldığımız hayatın olağanüstülüğü var. Hemen önümüzde. Gözlerimizin önünde göremiyoruz” Ne yazık ki bu alıntıyı kendimize de hayata da başkaların da söyleyemiyoruz gür bir sesle göğsümüzü gere gere...
Eski muhabbetlerin olmadığına değinen Prof. İnam “ muhabbet arapça bir sözcük, iki temel öğe içerir; sevgidir, sevginin verdiği sıcaklıktır... Paylaşma-haberleşme- karşılıklı gönül alışverişidir aynı zamanda” diyor ve ilave ediyor muhabbette empoze etme, dayatma yoktur, düşünce ve duygular cereyan eder”
Mutsuzluk edebiyatına sığınmanın hoş bir şey olmadığını savunup “mutsuzsan ahlak felsefesinden  nasibini almamışsın çünkü beceriksizsin  ruhunu böyle beslediğin için... Mutluluk bir karakterdir Aristo nun savı bu”  diyor...Aynı zamanda bir yaşam biçimidir diye düşünüyorum  ben de... Devam ediyor “ Mutlu olan verebilir, paylaşabilir, ilgi gösterebilir, başkalarının dünyasına girebilir, iz bırakabilir” Düşünmek gerek bütün bu söylediklerini ve altını çizmek kalın çizgilerle...
“Mutluluk bir estetiktir, estetiğin içinde de etik vardır zaten etik incelikle beslenmemişse bildikleriniz  Aziz Nesin’in tabiriyle hamhalatlıktır” diyor Ve hamhalat kişiler olmamak için incelikleri önemsemenin önemini anlatıyor... Ben de, özenli  insan zaten incelikleri farkında olmadan doğurur diyorum... Ve özensizlik kadar beni bedbaht eden başka bir şey daha düşünemiyorum çoğu zaman...
2500 yıl önce Akedemia dan yani bu günkü Atina nın yerinde bulunan açık hava okulunu anlattı Sokrat’ın bahçesi dediğimiz okullar... “Şimdiki okul portresinden uzak öğrenme-öğretme aşkı olan bilginin peşine düşmüş insanların bulunduğu  okullar..” bu günde  böyle okullar olsa ve bu okula gidecek insanlar... Bilgi toplumlarının öneminin gittikçe arttığı 3. dalga denilen  bilgi çağında ne kadar önemli... “öğrenme ve öğretme ilişkisinde heyecan ve mutluluk varsa anlamlıdır...” Kendisinin önerdiği eğitişim kelimesinin karşılıklı eğitim anlamına geldiğini, eğitirken eğitilmek serüveninin bir güzel insan serüveni olduğunu söylüyor...
“Sokrat: bedeninize bakıyorsunuz da ruhunuza niye bakmıyorsunuz der.. Doğru ayak kokusundan daha beterdir ruh kokusu “ diye  ruhumuzun güzelliklerle güzelleşebileceğini güzel bir anlatım uslubuyla anlatıyor...
Gönül Felsefesi’yle ilgili açılamaya şöyle yapıyor: Felsefi inşa zor, kendi topraklarımızdan-yaşamımızdan devşirdiğimiz bir felsefemiz yok... Gönül Felsefesi  üzerinde çalıştığım ve ortaya attığım bir şey... Gönlümde yaşattığım ancak  işleyebileceğim durumda değil henüz. Felsefi irdelemesini yapmak şimdi yapay olur ama bunu yaşıyorum, yazdığım her şey gönülle ilgili başlık ne olursa olsun...
Forma dönüşen söyleşi çok keyifli geçiyor...  İki buçuk saat nasıl geçti anlayamadık... Doyamadık dinlemeye...
Yaşam kavgasında, sosyo-psikoljik iktidar kurmaya yönelik güçlü olmanın yarışında özensiz davranışlar adasına dönüşen zamanımızda, ihmal edilen ve unutulup giden inceliklerin de bizden şikayeti var... Ha ne dersiniz?! Bir gönül adamı olan Ahmet İnam’ın yazılarını okuyarak yakınlaşalım Gönül Felsefesiyle ve inceliklerle buluşturalım ruhumuzu... Ve ilişkilerimizi inceliklere teslim edelim...
Ahmet İnam konuşmasını Gülten Akın’ın dizeleriyle açmıştı ben de o dizelerle bitiriyorum...
Ah! kimsenin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya!..
Keziban Karaaslan

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 27/1/2009 - Sevgili kuzenimin anneannemin ardından yazdığım yazıya yorum ded

Kategori: oykuler
ne güzel anlatmışşın kezi annenannemi.
ne güzel tarif etmişsin, felsefesini.
hepimiz için ayrı bir renk, ayrı bir tattı o.seyhanın dediği gibi; hepimize bir parçasını miras bıraktı o! ve bundandır hepimizde ki yaramaz kız edaları! ve yine bundandır ailemizdeki tüm kadınların içinde yaşattığı o yenilmez asi ruh.
cumhuriyet kadınıydı o.anadolu toprağının gözyaşıydı.emeğin direnişiydi.

"kaderdir" diyemeyen dillerimiz, tüm acılara rağmen dimdik tutup başımızı,"ben değiştirebilirim" dememiz onun öğrettikleri değilmiydi?

hayatı severdi o. herkes de sevsin isterdi. kadere karşı koyup, çizileni bozup, kendi çizgisini kazımıştı hayata.acı çekmiş ama vazgeçmemişti. yeniden kurmalıydı hayatını.kendi çizgisini çekebilmeliydi.

bu yüzdendi; hiç bilmediği bir şehirde; kendi elleriyle harcını karıp, çocuklarıyla kovalarda kum taşıyarak ,yine kendi elleriyle yapması yuvasını.hatta ieride çocuklarım büyür de evlenir diye üç yuva yapmıştı bahçesinde.

hayatını kuruyordu kendi elleriyle.limon ve incir ağacı de ekeceği bahçesinde kendi kaderini çiziyordu."kader böyleymiş" diyip boyun eğmemişti. hepimize mirasıdır bu anneannemin.bu yüzdendir bizim kadınlarımızda ki "inatçılık" bu yüzdendir "doğrularımızdan ve onurumuzdan vazgeçmeyişimiz" hatta bu yüzdendir birbirimize bile laf geçiremeyişimiz.

bu yüzdendir senin dimdik duruşun.doludizgin devam ederek hayata tutunman. bu yüzdendir annemin, teyzemin, seyhanın her sapasağlam, rengarenk , doğrularına tutunarak yaşaması. bu yüzdendir benim, ablamın en duygusal anlarımızda bile "doğru olan" için mücadele etmemiz. bu yüzdendir belki zamanla katılaşan yüreklere sahip olan kadınlarımızdan olması içimizde.

onu unutmayacağız.unutamayız.
burda kaldığı zaman içerisinde, gözümüzün önünde eriyip giderken inanamıyorduk onun "gidebileceğine"! kocaman bir şaka olmalıydı. kendisi bile inanmamıştı ki. "neden " diyordu. "neden bu kadar düştüm" diye soruyordu. 85 yaşında olmak bile ona göre değildi. bir tek şey bitirmişti inancını: ilk kez "kendi ayakları üzerinde" duramıyordu. hazmedemiyordu.yakıştıramadı kendisine, ne o yakıştırdı, ne de biz.yakışmamıştı hiç...

ölümde yakışmadı ona.yitip gitti koca bir boşluk bıraktı yerinde.
ve en çok istediği şeyi de gerçekleştirdi giderken "bütün güvercinlerini, kuzularını,bütün sevdiklerini bir araya getirdi onun gidişi.belki de son kez!

unutulmayacak, unutmayacağız. bize bıraktığı mirası yaşatacağız.
"onurlu, hayata karşı koyabilen cumhuriyet kadınları". bahçesinde ağaçları olan, yuvalarının harcını kendi karan kadınlarımız. ister mutlu, ister mutsuz. ama kendi çizgisini resmeden kadınlarımız....

pınar
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 7/1/2009 - ANNEANNEMİN ARDINDAN

Kategori: gunlukler


Sevgi ve özlem gidilen bir yol, bizler hem  varda  hem yoktayız o yolda … Çünkü sevinçler hep kısa soluklu aslında, yaşam zaten  acının tadında …

2008’in son günü anneannemi uğurluyoruz son yolculuğuna...Yolculukları çok seven, hep yollarda olan anneannemi son yolculuğuna hep beraber yolluyoruz... Çocukları, torunları, gelinleri, damatları...Ve onu sevenleri... En kahırlı olanla buluşuyoruz  yani...

“Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır
Anadoluyum  ben”
diyen Anadolu kadar eski ac
ının tarihi… İlk olanı  kim yaşadı bilinmez  ve hangimizin acısı daha büyük sorulmaz bile!..diyorum ardından  Bejan  Matur un dizelerini mırıldanıyorum:

“biliyorum orada

o ürkütücü başlangıçta

bir şey bekliyor canlılar

bir tufan olacak

her şey toplanacak başlangıca”

O minnacık mini minnacık haliyle her işin her sorunun üstesinden gelirdi anneannem...  Mutlaka başka seçenekler bulur ya da yaratırdı kendine, ah anneannem gittiğin yerde de var mıdır  seçenekler kimse bilmiyor…

 Işıl ışıl  heves akardı her yanından.. “kırk şair birden olsam yazamam bir hevesi” dememiş miydi şair; işte öyleydi, ondaki heves... Güne hevesle, başlar her şeyi hevesle yapardı... Hele bir de uzaktan biri gelmeye görsün; etekleri zil çalan genç kız haline geçiverirdi aniden...

 Şu son dönem uzayan rahatsızlıklarından önce ona;’ yaşlısın artık yapma şu işleri, söylesen yapılır şekercim’ dediğimde  ‘oo hooo söylersem ne kıymeti kalır kuzum, söyleyeceğime kendim yaparım’ diye muzip muzip gülerdi...  Ama biri  gelip yaptığında da çok hoşuna giderdi… Sanırım sevildiğini, düşünüldüğünü sık sık hissetmek isterdi…

Son gördüğümde; yerinden kalkamaz haliyle gülümsemeye çalışmış, başaramamıştı... Solmuş,  yorgun, bakışlarından sevinç yerine hüzün akmıştı... ... O hayata sımsıkı tutunan edası kaybolmuş gibiydi... Yastığa yaslamış eğik başına dağınık saçlarına baktım:

“bu hal senin halin değil

bütün gücünü yitirmiş

bu hal senin halin değil yaşamanın kendisini yitirmiş” (Gülten Akın)

Saksısı artık dar gelmeye başlamıştı.. Çünkü hiç hoşlanmadığı bir durumda kalmıştı... Kendi işini kendisi yapan biri için,  bir başkasından  bir şey istemek zor ve zuldür tabi...

Ondandır yenildi,  bu defa başaramadı diyorum…

“sarı bir çiçek

dar gelen saksısını delip

toprağa sokuldu” (Ruhan Mavruk)

31 aralık 2008 öğleni; bahçesinde,  yetiştirdiği limon ağacının dalına ürkek  bir serçe konuyor anneannemin  ekmekle beslediği kuşların tümünü çağırıyor  ve  bir yusufçuk havalanıyor  kanatlarından... Ve son defa yeryüzünden bakıyor...

merhametsiz dar zamanlar

tuhaf  ağırlık

büyük  keder

Esaretimizin sınandığı yer

arsız bedenimizde anafor hali

pusulasızlık

bakışlarımızda

Bir çaresizlik duygusu..

Demek sen de gidiyorsun anneannem; yıllar önce  sekiz yaşımdayken babasızlığı hiç hak etmemişken (hangi çocuk hak eder ki!) babamın gittiği   gibi, sende gidiyorsun ha...  Ondandır:

babamın öptüğü yerdeyim

babamın gittiği yerde hala..

Annaannesizliği de haketmiyorum hiç, anneannem..  O ana kucağını, o ana kokunu, o ana şefkatini de alıp gidiyorsun ha… Hiç hak etmiyorum… Hiç hak etmiyorum bunu …Ama hiç!

Kaç kalp atışı kaç nefesin sonuncusu bu...

Kum saati ömür

Temize çekemediğimiz yaşam...

Mürekkebi bitmiş kalem..

Ölümsüzlüğün peşindeki Gılgameş

Lokman hekim

Eyyüb  sabrı..

Zamanın en acıtan anı, bir şarkının en yaralı mısrası...Cızırtılı bir radyo gibi ruhumu ihlal eden, ruhuma intikal eden bu acı neyin nesi.. Ağlamak dindirir mi? Hangi pencereyi açsam, hangi kapdan kaçsam, kaybolsam, görmesem görünmesem... Dönmese gündüz geceye, batmasa güneş..Hiç biri olmaz oysa yakar derinden derine kavurur ıssızlığımı...

Yağmurum yok, anahtarım kayıp, rüzgarlarım suskun, eteklerimde yıkılmış kulelerim... Burçlarımdan haykırıyorum, duyuramıyorum kimseye...  Bir acı daha düştü payıma payımıza… Bir acı daha inecek derinliklerime derinliklerimize…Unutma biçimlerinden hangisi başarıyor bu acıyı azaltmaya, hangi tarzı saklıyor acıyı   böyle en derinlere.....

Bir edebiyatçı edasıyla,  neler anlatırdın hiç kesintisiz! Ne yorumlar yapardın konuşurken o akıcı üslubunla... Bir gün,  Elazığ la ilgili okuduğum kitabı anlatmıştım sana,  kitabın adı “güvercinim harput ta kaldı” dediğimde , dönüp  ‘benim de güvercinlerim kaldı, ben de Elazığ da bırakmak zorunda kalmıştım güvercinlerimi’ diye başlayıp annem ve dayımla ilgili olan,  içindeki belki onlara bile anlatamadığın şeyler anlatmıştın uzun uzun...

Sonra başka güvercinlerin de olmuş güvercinlerin güvercinleri de... Ah anneannem güvercinlerinin çoğu ordaydı seni uğurlamaya gelen... Sitem ediyorduk hepimiz; gökyüzüne yeryüzüne, kainata.. çünkü biz güvercinimizi hiçliğe uğurluyoruz..  Yoksunluğunu her daim duyumsayacağımız hiçliğe uğurluyoruz…

 Ah bir bilebilseydik yaşanmışlığının tüm malzemelerini ah, anlattıklarının gerisinde anlatamadıklarını da öğrenebilseydik....Ah insanın da bir kara kutusu olsaydı da okuyabilseydik saklındakileri... Çok severdim seni  dinlemeyi, dayım hep” kaydet anlattıklarını” diye uyarmıştı oysa...Neden yapmadım neden bu ihmalkarlık...kızıyor kızıyorum kendime...Ah keşke ah şu keşkeler..

Ya acının  tarifini sorsam kim  anlatabilir, kim  tanımlayabilir...!  Çobanın kavalından çıkan ezgide mi acının büyüsü,  dağların uzaklığında, göğün kararması bulutların çoğalmasında mı saklı bu sır... Nedir bizi biz yapan acıların görkemi...

Anadolu kadınıydı o,   Anadolu lu  bir kadın...Acılardan direnç doğuran ..Kuşluk vaktinde kalkan, geçmişin sızısını taşıyan, omuzlarında kalabalık yüküyle ağrılarına sığınan, kına kokusundan sevinçler çoğaltan bir kadındı o...  Gözlerinde gördüğüm o sessiz haykırış o mağrur başkaldırış hep etkilemiştir beni ve hep yarınlar düşleyen hep ileriye bakan  edası.... O yetmişinde bile ağaç dikmeyi sevenlerden...

Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda dünyaya gelen anneannemin yaşam öyküsü aslında bu coğrafyada yaşayan tüm kadınlarla benzerlik taşır ancak onun ahvalı çok farklıdır... ‘kaderim bu alınyazım’ deyip boynunu bükenlerden olmamış dimdik durmuş hep yola koyulmuş  kimseye eyvallah dememiştir.. .O hep gurbette yaşamış ama gurbeti de evi yapmıştır... Kırılmış asla bükülmemiştir…

Hani der ya şair “sevginin herkesten şikayeti var” anneannem bahsedilen herkesin içinde olanlardan değildi,  hepimize yetecek kadar sevgi barındırıyordu içinde... Ve herkese farklı farklı yollardan uzatıyordu sevgisini…

Hep virgül taşırdı sesinde, bu defa nokta taşıyordu  hepimizin son kez öptüğü  elinde...

Ne kaldı geriye anılarından gayri bize... O artık masal tadında anılardan, anılarımızdan başka ne kaldı... Bir de Seyhan ın dediği gibi; senden olan, sana benzeyen yanımızla muzipliklerini paylaşacağız… Her birimizde senden aldığımız  bir parça var nasılsa...  Hele annem  hacdan gelince zayıflamış ve ne kadar sana benzemiş, hepimiz hayret ettik bu benzerliğe!  Şimdiye kadar farketmediğimiz bir benzerlik varolmuş sanki... İnşallah senin iletişim becerin,  yüreğin ve sevgiye dair sevmeye dair gösterdiğin davranışlarında  geçmiştir anneme... Umarım senin bıraktığın boşluğa, (biliyorum doldurmasına imkan yok)  bir şeyler katma çabası hiç değilse oluşur annemde...

Hep eksik yaşayacak eksikliğini duyumsayacağız, sensiz ama senli sohbetler edeceğiz... Senleyken pek önemi olmayan minik ayrıntıları bile toparlayıp çıkaracak masalımsı anlatımlara dönüştüreceğiz.

Sen rahat uyu ışıklar içinde, sen hoşcakal anneannem sen hep hoş kalacaksın içimde... içimizde...

Keziban Karaaslan 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 17/5/2007 - HALFETİ'DE YAPILAN BİR ETKİNLİĞİN ARDINDAN

HALFETİ'DE YAPILAN  ETKİNLİĞİN ARDINDAN

 

Sinema herkese ulaşmalı diyen Ark Sanat Evi; Halfeti Belediyesi ‘nin düzenlediği Anneler Günü etkinliğine, Annem hakkında Her Şey adlı film gösterimiyle, katkı sağladı...(ilk defa  film gösterimi yapılıyor burada) İspanyol sinemasının dahi yönetmeni olarak anılan Pedro Almadovar ın filmi...Bilindiği gibi İspanyol / Fransız  ortak yapımı ve   bol ödüllü... Bu filme: farklı kültürlere ve farklı hayat tarzlarına sahip kadınların  hikayeleri, hayatı anlamada ve güzelleştirmede kadınların birbirlerine kattıkları zenginlik, sorunların üstesinden nasıl geldikleri anlatılıyor... Anne ve kadın  duyarlılığını, paylaşım ve emeği en iyi şekilde yansıtabilmiş bu film, Halfetili kadınların hem ilgisini çekti hem de beğenisini topladı...

Ayrıca Halfetili bir kadın konuşmacının ve kokteylin olduğu etkinliği, Belediye Başkanı Mahmut Özdemir'in itinayla hazırlattığı anlaşılıyor...Etkinliğe ilginin yoğunluğu hepimizi coşkulandırdı...Ve bundan sonra bu alanda daha etkili olma olanaklarını oluşturacaklarını  söyleyen Başkan danışmanı ve yardımcısı Mehmet Vural'da bu tür etkinlikleri çok önemsediklerini bildiriyor...Biz de Ark Sanat Evi olarak yanınızdayız diyoruz...(Film gösteriminin ilçe halkı için iyi olacağını ve destekleyeceğini söyleyen  Halfeti Kaymakamı Yavuz Selim Süzer, ilçe dışında görevde olduğu için görüşlerini alamıyoruz.)

Birecik Barajı yüzünden Eski  Halfeti, Yeni  Halfeti diye iki Halfeti oluşmuş ve  aralarında epey mesafe var...(neyse ki Eski Halfeti tamamen yok olmamış)Eski Halfeti de çok az aile yaşıyor...(burası yavaş yavaş turistik bir kimliğe bürünecek gibi gözüküyor.) İlçeye bütün olarak bakıldığında  hayli eksikleri , hayli ihtiyaçları olduğu gözlemlenebilir... (Günlük yaşam burada barajın suyu gibi durgun ama duru... ) Çevredeki yakın ilçelerin olanakları burada yok... Dolayısıyla burada yaşayanlar sosyal alandaki eksikliği gidermenin çözümünü arıyor durumda...Belediye ve kaymakamlığın kendi çabalarıyla yaptıkları  tabii ki yetersiz kalıyor...

Sosyal anlamda ilçede yapılan-yapılabilecek  pek bir şey olmadığını söyleyen kadınlar bu film gösterimlerinin devamını ve farklı etkinliklerin de Halfeti’de olmasını istediklerini  söylüyorlar... Yapılan etkinliğe katılım yaklaşık yüz elli kişiyi buluyor  ... Bazı pürüzler yaşanıyor tabii;elektrik kesilmesi, salonun küçüklüğü, bir de her zaman olduğu gibi miniklerin annelerle olmasından kaynaklı sıkıntılar gibi...Ama böyle etkinliklerin sürekliliğini isteyen kadınlar, bir sonraki gösterimde; daha büyük bir yer, Tedaş la görüşme ve tabii ki miniklerin sorumluluğunun  babalara verilmesini sağlayabilmek için kolları sıvayacaklarını söylüyorlar.. Eh bize de bu heyecanın devamını ve sürekliliğini dilemek düşüyor...Yarının hep varolacağını bilerek ama...

Dilemek iyi, kadınlar yıldızlı pekiyi...

 

Keziban Karaaslan

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Ark Sanat Evi; Gaziantep de 2005 yılında ben;Keziban Karaaslan tarafından kurulmuştur...Cafe kısmıyla, dergisiyle, kurslarıyla, etkinlikleriyle; sanatın içinden gündelik hayata bakmayı hedeflemiştir..Gündelik hayatın içinden de sanata...Yaşadığımız düzen yüzleri silp, üstüne kendi istediği resimleri yapıyor.Yüzümüzü yüzsüzlerden nasıl koruyacağız..(Ahmet İnam) Sanatsal olanla bağlar kurarak,gündelik hayatın içinde küçük mucizeler yaratmaya var mısınız? Ve: kızıldenizden geliyorum/lilith in soyundan.../kı

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
ekin
çirkin kurbağa
şiirci
buzdan heykel

Kategoriler

Arkadaşlar

raciegi
ehicran
eeyc
buzdanheykeller
miktatdiri
thelosthighway
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:15
| Sonraki Sayfa
MySpace Layouts

MySpace Layouts