Sevgi ve özlem gidilen bir yol, bizler hem varda hem yoktayız o yolda … Çünkü sevinçler hep kısa soluklu aslında, yaşam zaten acının tadında …
2008’in son günü anneannemi uğurluyoruz son yolculuğuna...Yolculukları çok seven, hep yollarda olan anneannemi son yolculuğuna hep beraber yolluyoruz... Çocukları, torunları, gelinleri, damatları...Ve onu sevenleri... En kahırlı olanla buluşuyoruz yani...
“Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır
Anadoluyum ben”
diyen Anadolu kadar eski acının tarihi… İlk olanı kim yaşadı bilinmez ve hangimizin acısı daha büyük sorulmaz bile!..diyorum ardından Bejan Matur un dizelerini mırıldanıyorum:
“biliyorum orada
o ürkütücü başlangıçta
bir şey bekliyor canlılar
bir tufan olacak
her şey toplanacak başlangıca”
O minnacık mini minnacık haliyle her işin her sorunun üstesinden gelirdi anneannem... Mutlaka başka seçenekler bulur ya da yaratırdı kendine, ah anneannem gittiğin yerde de var mıdır seçenekler kimse bilmiyor…
Işıl ışıl heves akardı her yanından.. “kırk şair birden olsam yazamam bir hevesi” dememiş miydi şair; işte öyleydi, ondaki heves... Güne hevesle, başlar her şeyi hevesle yapardı... Hele bir de uzaktan biri gelmeye görsün; etekleri zil çalan genç kız haline geçiverirdi aniden...
Şu son dönem uzayan rahatsızlıklarından önce ona;’ yaşlısın artık yapma şu işleri, söylesen yapılır şekercim’ dediğimde ‘oo hooo söylersem ne kıymeti kalır kuzum, söyleyeceğime kendim yaparım’ diye muzip muzip gülerdi... Ama biri gelip yaptığında da çok hoşuna giderdi… Sanırım sevildiğini, düşünüldüğünü sık sık hissetmek isterdi…
Son gördüğümde; yerinden kalkamaz haliyle gülümsemeye çalışmış, başaramamıştı... Solmuş, yorgun, bakışlarından sevinç yerine hüzün akmıştı... ... O hayata sımsıkı tutunan edası kaybolmuş gibiydi... Yastığa yaslamış eğik başına dağınık saçlarına baktım:
“bu hal senin halin değil
bütün gücünü yitirmiş
bu hal senin halin değil yaşamanın kendisini yitirmiş” (Gülten Akın)
Saksısı artık dar gelmeye başlamıştı.. Çünkü hiç hoşlanmadığı bir durumda kalmıştı... Kendi işini kendisi yapan biri için, bir başkasından bir şey istemek zor ve zuldür tabi...
Ondandır yenildi, bu defa başaramadı diyorum…
“sarı bir çiçek
dar gelen saksısını delip
toprağa sokuldu” (Ruhan Mavruk)
31 aralık 2008 öğleni; bahçesinde, yetiştirdiği limon ağacının dalına ürkek bir serçe konuyor anneannemin ekmekle beslediği kuşların tümünü çağırıyor ve bir yusufçuk havalanıyor kanatlarından... Ve son defa yeryüzünden bakıyor...
merhametsiz dar zamanlar
tuhaf ağırlık
büyük keder
Esaretimizin sınandığı yer
arsız bedenimizde anafor hali
pusulasızlık
bakışlarımızda
Bir çaresizlik duygusu..
Demek sen de gidiyorsun anneannem; yıllar önce sekiz yaşımdayken babasızlığı hiç hak etmemişken (hangi çocuk hak eder ki!) babamın gittiği gibi, sende gidiyorsun ha... Ondandır:
babamın öptüğü yerdeyim
babamın gittiği yerde hala..
Annaannesizliği de haketmiyorum hiç, anneannem.. O ana kucağını, o ana kokunu, o ana şefkatini de alıp gidiyorsun ha… Hiç hak etmiyorum… Hiç hak etmiyorum bunu …Ama hiç!
Kaç kalp atışı kaç nefesin sonuncusu bu...
Kum saati ömür
Temize çekemediğimiz yaşam...
Mürekkebi bitmiş kalem..
Ölümsüzlüğün peşindeki Gılgameş
Lokman hekim
Eyyüb sabrı..
Zamanın en acıtan anı, bir şarkının en yaralı mısrası...Cızırtılı bir radyo gibi ruhumu ihlal eden, ruhuma intikal eden bu acı neyin nesi.. Ağlamak dindirir mi? Hangi pencereyi açsam, hangi kapdan kaçsam, kaybolsam, görmesem görünmesem... Dönmese gündüz geceye, batmasa güneş..Hiç biri olmaz oysa yakar derinden derine kavurur ıssızlığımı...
Yağmurum yok, anahtarım kayıp, rüzgarlarım suskun, eteklerimde yıkılmış kulelerim... Burçlarımdan haykırıyorum, duyuramıyorum kimseye... Bir acı daha düştü payıma payımıza… Bir acı daha inecek derinliklerime derinliklerimize…Unutma biçimlerinden hangisi başarıyor bu acıyı azaltmaya, hangi tarzı saklıyor acıyı böyle en derinlere.....
Bir edebiyatçı edasıyla, neler anlatırdın hiç kesintisiz! Ne yorumlar yapardın konuşurken o akıcı üslubunla... Bir gün, Elazığ la ilgili okuduğum kitabı anlatmıştım sana, kitabın adı “güvercinim harput ta kaldı” dediğimde , dönüp ‘benim de güvercinlerim kaldı, ben de Elazığ da bırakmak zorunda kalmıştım güvercinlerimi’ diye başlayıp annem ve dayımla ilgili olan, içindeki belki onlara bile anlatamadığın şeyler anlatmıştın uzun uzun...
Sonra başka güvercinlerin de olmuş güvercinlerin güvercinleri de... Ah anneannem güvercinlerinin çoğu ordaydı seni uğurlamaya gelen... Sitem ediyorduk hepimiz; gökyüzüne yeryüzüne, kainata.. çünkü biz güvercinimizi hiçliğe uğurluyoruz.. Yoksunluğunu her daim duyumsayacağımız hiçliğe uğurluyoruz…
Ah bir bilebilseydik yaşanmışlığının tüm malzemelerini ah, anlattıklarının gerisinde anlatamadıklarını da öğrenebilseydik....Ah insanın da bir kara kutusu olsaydı da okuyabilseydik saklındakileri... Çok severdim seni dinlemeyi, dayım hep” kaydet anlattıklarını” diye uyarmıştı oysa...Neden yapmadım neden bu ihmalkarlık...kızıyor kızıyorum kendime...Ah keşke ah şu keşkeler..
Ya acının tarifini sorsam kim anlatabilir, kim tanımlayabilir...! Çobanın kavalından çıkan ezgide mi acının büyüsü, dağların uzaklığında, göğün kararması bulutların çoğalmasında mı saklı bu sır... Nedir bizi biz yapan acıların görkemi...
Anadolu kadınıydı o, Anadolu lu bir kadın...Acılardan direnç doğuran ..Kuşluk vaktinde kalkan, geçmişin sızısını taşıyan, omuzlarında kalabalık yüküyle ağrılarına sığınan, kına kokusundan sevinçler çoğaltan bir kadındı o... Gözlerinde gördüğüm o sessiz haykırış o mağrur başkaldırış hep etkilemiştir beni ve hep yarınlar düşleyen hep ileriye bakan edası.... O yetmişinde bile ağaç dikmeyi sevenlerden...
Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda dünyaya gelen anneannemin yaşam öyküsü aslında bu coğrafyada yaşayan tüm kadınlarla benzerlik taşır ancak onun ahvalı çok farklıdır... ‘kaderim bu alınyazım’ deyip boynunu bükenlerden olmamış dimdik durmuş hep yola koyulmuş kimseye eyvallah dememiştir.. .O hep gurbette yaşamış ama gurbeti de evi yapmıştır... Kırılmış asla bükülmemiştir…
Hani der ya şair “sevginin herkesten şikayeti var” anneannem bahsedilen herkesin içinde olanlardan değildi, hepimize yetecek kadar sevgi barındırıyordu içinde... Ve herkese farklı farklı yollardan uzatıyordu sevgisini…
Hep virgül taşırdı sesinde, bu defa nokta taşıyordu hepimizin son kez öptüğü elinde...
Ne kaldı geriye anılarından gayri bize... O artık masal tadında anılardan, anılarımızdan başka ne kaldı... Bir de Seyhan ın dediği gibi; senden olan, sana benzeyen yanımızla muzipliklerini paylaşacağız… Her birimizde senden aldığımız bir parça var nasılsa... Hele annem hacdan gelince zayıflamış ve ne kadar sana benzemiş, hepimiz hayret ettik bu benzerliğe! Şimdiye kadar farketmediğimiz bir benzerlik varolmuş sanki... İnşallah senin iletişim becerin, yüreğin ve sevgiye dair sevmeye dair gösterdiğin davranışlarında geçmiştir anneme... Umarım senin bıraktığın boşluğa, (biliyorum doldurmasına imkan yok) bir şeyler katma çabası hiç değilse oluşur annemde...
Hep eksik yaşayacak eksikliğini duyumsayacağız, sensiz ama senli sohbetler edeceğiz... Senleyken pek önemi olmayan minik ayrıntıları bile toparlayıp çıkaracak masalımsı anlatımlara dönüştüreceğiz.
Sen rahat uyu ışıklar içinde, sen hoşcakal anneannem sen hep hoş kalacaksın içimde... içimizde...
Keziban Karaaslan
• 2009-01-22 21:10:48 - o giderken......
ne güzel tarif etmişsin, felsefesini.
hepimiz için ayrı bir renk, ayrı bir tattı o.seyhanın dediği gibi; hepimize bir parçasını miras bıraktı o! ve bundandır hepimizde ki yaramaz kız edaları! ve yine bundandır ailemizdeki tüm kadınların içinde yaşattığı o yenilmez asi ruh.
cumhuriyet kadınıydı o.anadolu toprağının gözyaşıydı.emeğin direnişiydi.
"kaderdir" diyemeyen dillerimiz, tüm acılara rağmen dimdik tutup başımızı,"ben değiştirebilirim" dememiz onun öğrettikleri değilmiydi?
hayatı severdi o. herkes de sevsin isterdi. kadere karşı koyup, çizileni bozup, kendi çizgisini kazımıştı hayata.acı çekmiş ama vazgeçmemişti. yeniden kurmalıydı hayatını.kendi çizgisini çekebilmeliydi.
bu yüzdendi; hiç bilmediği bir şehirde; kendi elleriyle harcını karıp, çocuklarıyla kovalarda kum taşıyarak ,yine kendi elleriyle yapması yuvasını.hatta ieride çocuklarım büyür de evlenir diye üç yuva yapmıştı bahçesinde.
hayatını kuruyordu kendi elleriyle.limon ve incir ağacı de ekeceği bahçesinde kendi kaderini çiziyordu."kader böyleymiş" diyip boyun eğmemişti. hepimize mirasıdır bu anneannemin.bu yüzdendir bizim kadınlarımızda ki "inatçılık" bu yüzdendir "doğrularımızdan ve onurumuzdan vazgeçmeyişimiz" hatta bu yüzdendir birbirimize bile laf geçiremeyişimiz.
bu yüzdendir senin dimdik duruşun.doludizgin devam ederek hayata tutunman. bu yüzdendir annemin, teyzemin, seyhanın her sapasağlam, rengarenk , doğrularına tutunarak yaşaması. bu yüzdendir benim, ablamın en duygusal anlarımızda bile "doğru olan" için mücadele etmemiz. bu yüzdendir belki zamanla katılaşan yüreklere sahip olan kadınlarımızdan olması içimizde.
onu unutmayacağız.unutamayız.
burda kaldığı zaman içerisinde, gözümüzün önünde eriyip giderken inanamıyorduk onun "gidebileceğine"! kocaman bir şaka olmalıydı. kendisi bile inanmamıştı ki. "neden " diyordu. "neden bu kadar düştüm" diye soruyordu. 85 yaşında olmak bile ona göre değildi. bir tek şey bitirmişti inancını: ilk kez "kendi ayakları üzerinde" duramıyordu. hazmedemiyordu.yakıştıramadı kendisine, ne o yakıştırdı, ne de biz.yakışmamıştı hiç...
ölümde yakışmadı ona.yitip gitti koca bir boşluk bıraktı yerinde.
ve en çok istediği şeyi de gerçekleştirdi giderken "bütün güvercinlerini, kuzularını,bütün sevdiklerini bir araya getirdi onun gidişi.belki de son kez!
unutulmayacak, unutmayacağız. bize bıraktığı mirası yaşatacağız.
"onurlu, hayata karşı koyabilen cumhuriyet kadınları". bahçesinde ağaçları olan, yuvalarının harcını kendi karan kadınlarımız. ister mutlu, ister mutsuz. ama kendi çizgisini resmeden kadınlarımız....
pınar